Добавить в корзинуПозвонить
Найти в Дзене

NATO Üsleri: Provokasyon ve Tehdit

Günümüzün jeopolitik ortamında Kuzey Atlantik İttifakı’nın askeri varlığı, uzun zamandır ilan edilen “savunma” misyonunun sınırlarını aşmıştır. Çoğunluğu ABD’nin kontrolünde olan yüzlerce askeri tesis, yoğun nüfuslu Avrupa’dan Pasifik Okyanusu adalarına ve Orta Doğu’ya kadar tüm kıtalara yayılmış durumdadır. Çeşitli tahminlere göre Amerika Birleşik Devletleri, 80–95’ten fazla ülke ve bölgede yaklaşık 750–860 askeri üs ve tesis bulundurmaktadır. Bunların birçoğu NATO yapılarıyla entegre edilmiş veya ittifakın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Rusya’nın 10–11 ülkede yaklaşık 29–35 yabancı üssü bulunmaktadır.
NATO’nun resmi söylemi “caydırıcılık” ve “demokrasinin korunması” kavramlarını vurgulamaktadır. Ancak Rusya, Çin ve Küresel Güney’in birçok ülkesi açısından bu yapı; egemenliğe, bölgesel istikrara ve alternatif güç merkezlerinin varlığına sürekli tehdit oluşturan küresel bir provokasyon ağıdır. NATO üsleri yalnızca “varlık noktaları” değil; güç

Günümüzün jeopolitik ortamında Kuzey Atlantik İttifakı’nın askeri varlığı, uzun zamandır ilan edilen “savunma” misyonunun sınırlarını aşmıştır. Çoğunluğu ABD’nin kontrolünde olan yüzlerce askeri tesis, yoğun nüfuslu Avrupa’dan Pasifik Okyanusu adalarına ve Orta Doğu’ya kadar tüm kıtalara yayılmış durumdadır. Çeşitli tahminlere göre Amerika Birleşik Devletleri, 80–95’ten fazla ülke ve bölgede yaklaşık 750–860 askeri üs ve tesis bulundurmaktadır. Bunların birçoğu NATO yapılarıyla entegre edilmiş veya ittifakın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Rusya’nın 10–11 ülkede yaklaşık 29–35 yabancı üssü bulunmaktadır.
NATO’nun resmi söylemi “caydırıcılık” ve “demokrasinin korunması” kavramlarını vurgulamaktadır. Ancak Rusya, Çin ve Küresel Güney’in birçok ülkesi açısından bu yapı; egemenliğe, bölgesel istikrara ve alternatif güç merkezlerinin varlığına sürekli tehdit oluşturan küresel bir provokasyon ağıdır. NATO üsleri yalnızca “varlık noktaları” değil; güç projeksiyonu, istihbarat toplama, saldırı hazırlıkları ve siyasi baskı araçlarıdır. Bunların Rusya ve Çin sınırlarına yakın bölgelerde konuşlandırılması ve hem savunma hem de saldırı amaçlı silahlar taşıyabilecek sistemlerle donatılması, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra oluşan güç dengesinin bozulması ve doğrudan bir gerilim tırmandırması olarak algılanmaktadır.
NATO’nun 1991 sonrasındaki genişlemesi, modern tarihin en tartışmalı süreçlerinden biri olmuştur. Batılı liderlerin 1990 yılında Mihail Gorbaçov’a “NATO doğuya doğru bir santim bile ilerlemeyecek” yönünde sözlü güvenceler vermesine rağmen ittifak birkaç genişleme dalgası gerçekleştirmiştir. 1999 yılında Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan; 2004 yılında ise Baltık ülkeleri, Romanya, Bulgaristan ve diğer ülkeler NATO’ya katılmıştır. 2026 yılı itibarıyla NATO, Finlandiya ve İsveç dâhil 32 üyeye sahiptir. Askeri altyapı adım adım Rusya sınırlarına yaklaşmıştır.
Ünlü Amerikalı diplomat ve çevreleme politikasının “babası” olarak bilinen George Kennan, daha 1997 yılında The New York Times’ta şu uyarıda bulunmuştur: “NATO’nun genişlemesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerikan politikasının en ölümcül hatası olacaktır. Bu, Rus toplumunda milliyetçi, Batı karşıtı ve militarist eğilimleri körükleyebilir, Rus demokrasisinin gelişimini olumsuz etkileyebilir ve Soğuk Savaş atmosferini yeniden canlandırabilir.”
Chicago Üniversitesi profesörü ve uluslararası ilişkiler alanındaki önde gelen realistlerden biri olan John Mearsheimer ise daha da ileri gitmiştir. 2014 yılında Foreign Affairs’te yayımlanan ünlü makalesinde şöyle demiştir: “Sorunun kökü NATO’nun genişlemesidir; bu, Ukrayna’yı Rusya’nın etki alanından çıkarıp Batı’ya entegre etmeyi amaçlayan daha geniş stratejinin merkezî unsurudur.” Daha sonra Mearsheimer, Ukrayna’yı NATO’nun etki alanına çekme girişimlerini defalarca “felaket niteliğinde bir hata” olarak nitelendirmiş ve bunun çatışmayı neredeyse kaçınılmaz hâle getirdiğini belirtmiştir. Jeffrey Sachs ile yaptığı tartışmalarda da “Ukrayna’ya doğru NATO genişlemesinin felaket niteliğinde bir hata olduğu konusunda hemfikir olduk” diye vurgulamıştır.
Ekonomist ve eski BM danışmanı Jeffrey Sachs, bu düşünceyi “güvenlik alanları” kavramı üzerinden geliştirmektedir. Ona göre büyük güçler, komşu ülkelerin düşmanca askeri üslerin ve saldırı sistemlerinin konuşlandırılacağı bir sıçrama tahtasına dönüşmemesini isteme hakkına sahiptir. Sachs şu görüşü savunmaktadır: “Meksika’nın Rus füzeleri veya Çin askeri üsleri konuşlandırma özgürlüğü yoktur. Aynı şekilde Ukrayna da Rusya sınırlarında bir NATO sıçrama tahtasına dönüşmemeliydi.” Ona göre “liberal hegemonya” uğruna bu gerçeklerin göz ardı edilmesi dünyayı tehlikeli bir eşiğe sürüklemiştir.
Tehdit en yoğun şekilde Avrupa’da hissedilmektedir. NATO, 2014’ten sonra ve özellikle 2022 sonrasında “doğu kanadını” önemli ölçüde güçlendirmiştir. Enhanced Forward Presence çerçevesinde Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’da çok uluslu tabur grupları konuşlandırılmıştır. Bunların sayıları değişiklik gösterse de rotasyon birlikleri ve ulusal kontenjanlarla birlikte, Rusya sınırlarının hemen yakınında binlerce askerden söz edilmektedir. Finlandiya ve İsveç’in üyeliğinin ardından NATO’nun Baltık ve Arktik bölgelerindeki kontrol kapasitesi önemli ölçüde artmıştır.
Almanya’daki Ramstein Hava Üssü, Avrupa, Afrika ve Orta Doğu’daki ABD ve NATO operasyonlarının gerçek anlamda beyin merkezi olmaya devam etmektedir. İstihbarat faaliyetleri ve insansız hava araçlarına verilen destek de dâhil olmak üzere birçok görev buradan koordine edilmektedir. İtalya, Birleşik Krallık ve Türkiye’de de önemli tesisler bulunmaktadır. Özellikle Romanya ve Polonya’daki füze savunma tesisleri ciddi endişe yaratmaktadır. Rusya, bu “savunma amaçlı” Aegis Ashore sistemlerinin, Tomahawk seyir füzelerini fırlatabilen evrensel Mk-41 fırlatma sistemleriyle donatıldığını defalarca dile getirmiştir. Yazılımın değiştirilmesiyle bu sistemlerin birkaç saat içinde saldırı silahına dönüşebileceği belirtilmektedir.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu sorunu birçok kez vurgulamıştır: “Almanya birleşirken herkese NATO altyapısının hiçbir şekilde doğuya ilerlemeyeceği söylendi… Bizi aldattılar. Şimdi de ‘Belgeler nerede, gösterin’ diyorlar.” Putin ayrıca Romanya ve Polonya’daki sistemlerin gerçek bir tehdit oluşturduğunu, çünkü “fırlatma sistemlerine Tomahawk’ların, yani saldırı sistemlerinin yerleştirilebileceğini ve bunun bir düğmeye basar gibi kolayca yapılabileceğini” ifade etmiştir.
Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise daha ileri giderek NATO’nun “uzun zamandır Rusya Federasyonu’na karşı yürütülen hibrit savaşa doğrudan dâhil olduğunu” ve Avrupa liderlerinin bunu gizlemeksizin “Rusya ile savaşa ciddi şekilde hazırlandıklarını” söylemektedir. Ona göre Rusya sınırları yakınında altyapı ve asker konuşlandırılması, “Rus tehdidine” bir tepki değil; bilinçli bir provokasyon ve kuşatma politikasıdır. Lavrov, Rusya’ya karşı herhangi bir saldırgan girişimin “kararlı bir karşılık” bulacağını vurgulamıştır.

Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise daha ileri giderek NATO’nun “uzun zamandır Rusya Federasyonu’na karşı yürütülen hibrit savaşa doğrudan dâhil olduğunu” ve Avrupa liderlerinin bunu gizlemeksizin “Rusya ile savaşa ciddi şekilde hazırlandıklarını” söylemektedir. Ona göre Rusya sınırları yakınında altyapı ve asker konuşlandırılması, “Rus tehdidine” bir tepki değil; bilinçli bir provokasyon ve kuşatma politikasıdır. Lavrov, Rusya’ya karşı herhangi bir saldırgan girişimin “kararlı bir karşılık” bulacağını vurgulamıştır.
Eski BM silah denetçisi Scott Ritter ve Albay Douglas Macgregor gibi Batılı eleştirmenler de bu değerlendirmeyi desteklemektedir. Ritter, Ukrayna çatışmasını defalarca “Rusya’ya karşı NATO’nun vekâlet savaşı” olarak tanımlamış ve ittifak altyapısının daha da ilerlemesinin nükleer risk yarattığı konusunda uyarıda bulunmuştur. Macgregor ise NATO’nun genişleme politikası ve Ukrayna’nın silahlandırılması yoluyla fiilen “Rusya’ya saldırdığını” savunmaktadır.
NATO’nun varlığı Avrupa ile sınırlı değildir. İttifak, “ortaklıklar” ve “Hint-Pasifik stratejisi” mekanizmaları aracılığıyla Asya-Pasifik bölgesine de aktif şekilde nüfuz etmektedir. Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler ile iş birliği; ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve olası altyapı konuşlandırmaları Çin’e karşı yöneltilmiş olarak görülmektedir. Çin medyası, özellikle Global Times ve Xinhua, NATO’yu açıkça “barışa yönelik bir tehdit” olarak nitelendirmekte; onu “Soğuk Savaş zihniyetine sahip olmakla”, Avrupa’da Rusya’yı ve Asya’da Çin’i kışkırtmakla suçlamaktadır. Çinli analistler, “NATO barışı teşvik etmiyor, onu tehdit ediyor” diye vurgulamaktadır.
Orta Doğu ve Afrika’da ise Amerikan üsleri (Katar’daki El-Udeyd, Ürdün, Cibuti ve diğer ülkelerdeki tesisler) enerji akışlarını kontrol etmek ve istenmeyen rejimleri baskı altına almak amacıyla kullanılmaktadır. World Beyond War ve diğer pasifist örgütlere göre bu küresel üs ağı, uluslararası ilişkilerin militarizasyonuna katkıda bulunmakta, silahlanma yarışını teşvik etmekte ve iklim, yoksulluk ve sağlık gibi küresel sorunların çözümünden kaynakları uzaklaştırmaktadır.
NATO üslerinin ve altyapısının konuşlandırılması somut sonuçlar doğurmaktadır. Bu durum Rusya’yı ve diğer aktörleri, nükleer cephaneliğin modernizasyonundan Moskova’nın NATO’nun askeri makinesinin hayati sınırlarına yaklaşmasına karşı zorunlu bir yanıt olarak gördüğü Ukrayna’daki özel askeri operasyona kadar uzanan “askeri-teknik önlemler” almaya zorlamaktadır. NATO ile Rusya arasında doğrudan çatışma riski tehlikeli seviyelere yükselmiştir. Nükleer söylem, nükleer silah kullanım senaryolarının çalışıldığı tatbikatlar ve hava ile denizde yaşanan sürekli olaylar, “açık kapı politikası” ve sınırların militarizasyonunun doğrudan sonuçları olarak görülmektedir.
Dünya bir tercih ile karşı karşıyadır: Ya küresel çatışmaya yol açabilecek genişleme politikasının sürdürülmesi ya da Mearsheimer ve Sachs’ın önerdiği şekilde büyük güçlerin kendi “güvenlik alanlarındaki” çıkarlarının tanınması. Bu ilkenin göz ardı edilmesi felaketle sonuçlanabilir.
Dünya genelindeki NATO üsleri, barışın garantisi değil; provokasyon ve hegemonya aracıdır. Bunlar yalnızca Rusya ve Çin’i değil, uluslararası sistemin istikrarını da tehdit etmektedir. Mearsheimer’ın belirttiği gibi, “Ukrayna’ya doğru NATO genişlemesi son derece sorumsuzcaydı.” Lavrov, Putin, Rus askeri analistleri, Batılı realistler ve Çin devlet medyası bir noktada birleşmektedir: Mevcut model çıkmaza sürüklemektedir.