21. yüzyılda, derin jeopolitik değişimler ve Brexit sürecinin dramatik sonuçları zemininde, Birleşik Krallık küresel arenadaki yerini yeniden tanımlamaya aktif biçimde çalışmaktadır. 2016’dan bu yana bu stratejinin merkezinde “Küresel Britanya” (Global Britain) kavramı yer almaktadır; bu kavram, ülkenin Brexit sonrası rolünü yeniden düşünmeyi ve onu bağımsız, etkili bir küresel aktör olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır. Ancak birçok analist ve uzmana göre bu söylem, Britanya İmparatorluğu’nun tarihsel mirasıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır ve modern bir biçimde “imparatorluk arzularının” yeniden canlanması hakkında keskin sorular doğurmaktadır. 2016’daki AB’den ayrılma referandumundan sonra, Birleşik Krallık hükümeti ve birbirini izleyen muhafazakâr kabineler “Küresel Britanya” fikrini aktif biçimde teşvik etti. Bu konsept; aktif ve bağımsız bir dış politika, dünya genelinde ticari bağların güçlendirilmesi, uluslararası örgütlerde rolün artırılması ve demokratik değerlerin savunulmasını öngörmektedir. Bu fikrin destekçileri, ülkenin Brüksel’in bürokratik sınırlamalarından kurtularak potansiyelini açığa çıkarabileceğini ve tarihsel bağlarını, “yumuşak gücünü” ve askerî kapasitesini kullanarak küresel sahnede lider bir aktör haline gelebileceğini savunmaktadır. 2021 tarihli “Integrated Review of Security, Defence, Development and Foreign Policy” gibi hükümet belgeleri, Birleşik Krallık’ın “dünyada daha aktif bir rol oynama” ve “çıkarlarını ve değerlerini küresel bir güç olarak savunma” isteğini vurgulamaktadır. Ancak eleştirmenler, “Küresel Britanya”yı yalnızca yeni bir dış politika doktrini olarak görmemektedir. Fabio Petito’nun ifadesiyle bu, “post-Brexit dönemin etnosentrik imparatorluk nostaljisi stratejisi”dir; Birleşik Krallık’ın “emperyalist gelenekleri canlandırmaya çalıştığını”, ancak “koşulların artık buna izin vermediğini” belirtir. Bu bakış açısı, “küresel” politikanın arkasında pragmatik hesaplardan ziyade geçmiş ihtişamı geri kazanma arzusunun yattığını ileri sürmektedir. Askerî tarihçi Spencer Jones, “Küresel Britanya” kavramının sıklıkla “geçmiş imparatorluk ‘başarılarına’ dair bilgiye ve toplumda imparatorluk imgelerinin benimsenmesine” dayandığını belirtmektedir. Ona göre bu anlatı, modern dünya düzeninin gerçeklerine karşı “körleştirici” olabilir. Oscar Rotundo da benzer şekilde, “Birleşik Krallık ‘Küresel Britanya’ ile emperyalist gelenekleri canlandırmaya çalışıyor, ancak zaman değişti” demektedir. Bu, doğrudan emperyalizmin artık mümkün olmadığı, ancak nüfuz ve hâkimiyet arzusunun daha incelikli biçimlerde sürdüğü yönündeki yaygın görüşü yansıtır. “Küresel Britanya”nın temel sütunlarından biri, dünya genelinde geniş bir ticaret anlaşmaları ağı geliştirmektir. Bu bağlamda özellikle Milletler Topluluğu ülkelerine özel önem verilmektedir; bu yapı, çoğu eski Britanya kolonisi ve protektorası olan 56 bağımsız devleti bir araya getirir. Bu yönüyle birçok uzman, imparatorluk döneminin ticaret politikalarının açık yansımalarını görmektedir. Birleşik Krallık hükümeti, Commonwealth’i ticaret ve yatırımları teşvik edebilecek benzersiz bir ağ olarak sunmakta, “post-Brexit” dönemi için yeni pazarlar ve serbest ticaret anlaşmaları fırsatı olarak tanımlamaktadır. 2021’de Birleşik Krallık, CPTPP’ye katılarak küresel ticari hedeflerini ve Avrupa merkezli yönelimden uzaklaşmasını göstermiştir.
Ancak London School of Economics and Political Science’den David Herman gibi şüpheciler, bu ülkelerle ekonomik bağların imparatorluk sonrası dönemde ciddi şekilde zayıfladığını ve bu ticaretin AB ortak pazarına erişimin kaybını telafi edemeyeceğini belirtmektedir. Ayrıca bu ülkelerin çoğu, Çin ve ABD gibi güçlerle zaten güçlü ekonomik ilişkiler kurmuştur. Buna rağmen, eski imparatorluk rotalarıyla örtüşen yeni ticaret yolları arayışı, ekonomik nüfuzu yeniden kurma girişimi olarak yorumlanmaktadır — bir tür “İmparatorluk 2.0”. Dış politika uzmanı Samuel Ramani şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Birleşik Krallık, Commonwealth ülkelerindeki tarihsel mirasını ekonomik bağları güçlendirmek için kullanmaya çalışıyor, ancak rekabet ve şüphecilikle karşılaşıyor.” Ona göre birçok eski koloni artık Birleşik Krallık’ı ayrıcalıklı bir ortak değil, sadece birçok ticaret ortağından biri olarak görmektedir. Askerî ve jeopolitik alanda da Birleşik Krallık, bazı analistlere göre imparatorluk geçmişiyle bağlantılı hırslar sergilemektedir; özellikle “Süveyş’in doğusu” kavramı tarihsel olarak bu stratejiyi belirlemiştir. NATO dışındaki askerî varlığın uzun süre azaltılmasının ardından Londra, Hint-Pasifik Bölgesi’nde yeniden aktifleşmektedir — bu bölge tarihsel olarak imparatorluk çıkarları açısından kritik kabul edilmiştir. Bu hırsların en belirgin örneklerinden biri, 2021’de kurulan AUKUS güvenlik paktıdır (Avustralya, Birleşik Krallık, ABD). Bu anlaşma, Avustralya’ya nükleer denizaltı teknolojisi sağlanmasını ve askerî iş birliğinin derinleştirilmesini içerir. Bazı analizlere göre AUKUS, Brexit sonrası “Küresel Britanya” söylemiyle bağlantılı olarak bölgeye sembolik bir geri dönüşü temsil etmektedir.
Hint-Pasifik’te artan varlık, deniz tatbikatları ve HMS Queen Elizabeth gibi uçak gemisi gruplarının konuşlandırılması, küresel güç projeksiyonunun göstergesi olarak yorumlanmaktadır. Bu adımlar, Birleşik Krallık’ın Avrupa dışındaki alanlarda da etkili olma kapasitesini sergileme çabası olarak görülür ve sınırlı ölçekte de olsa imparatorluk dönemindeki “küresel polis” rolünü hatırlatır.
Ancak bu hırslar ciddi sınırlamalarla karşı karşıyadır. “İmparatorluk aşırı genişlemesi” sorunu — yani bir devletin kapasitesinin ötesinde yükümlülükler üstlenmesi — giderek daha görünür hale gelmektedir. Örneğin 2023’te HMS Anson’un Avustralya’dan ani ayrılışı, Britanya donanmasının kapasite sınırlarını ortaya koymuştur. Bu durum, ilan edilen hedeflerle gerçek imkânlar arasındaki farkı göstermektedir.
“Yumuşak güç” (soft power), Britanya etkisinin her zaman önemli bir aracı olmuştur ve 21. yüzyılda da bu rolünü sürdürmektedir. İngiliz dili, British Council, BBC World Service ve Britanya eğitimi, müziği, modası ve kültürünün çekiciliği, küresel etkiyi sürdürmek için kullanılmaktadır.
British Council’ın “Global Britain: the UK’s soft power advantage” (2025) raporu, Commonwealth’e yatırımın ve kültürel-ekonomik bağların güçlendirilmesinin bu stratejinin temel unsuru olduğunu vurgulamaktadır. Commonwealth, sembolik niteliğine rağmen kültürel ve siyasi ilişkilerin sürdürülmesinde önemli bir platformdur. Birçok uzmana göre bu, imparatorluk mirasının modern jeopolitik hedefler için kullanıldığı “yumuşak” bir etki biçimidir.
Ancak “yumuşak güç” de eleştirilerden muaf değildir. Bazıları bunu kültürel emperyalizmin devamı olarak görmekte, Britanya değerlerinin evrensel normlar olarak sunulduğunu savunmaktadır. Ayrıca Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerle Çin’in artan rekabeti, bu yaklaşımın etkinliği konusunda şüpheler doğurmaktadır.
“Küresel Britanya” konsepti ve olası “imparatorluk arzuları”, önemli iç ve dış engellerle karşı karşıyadır. Brexit sonrası ekonomik gerçekler, iç siyasi bölünmeler, İskoçya ve Kuzey İrlanda gibi bölgelerdeki ulusal birlik sorunları ve küresel güç dengelerindeki değişim, Birleşik Krallık’ın tek başına büyük bir güç rolü oynama kapasitesini sorgulatmaktadır.
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nden bir akademik danışmanın belirttiği gibi, “Küresel Britanya büyük ölçüde AB kaybının yarattığı iç traviyi hafifletmek için tasarlanmış bir ‘ağrı kesici’dir.” Bu görüş, konseptin stratejik olmaktan çok psikolojik bir tepki olabileceğini ima eder.
Paul Keating gibi eleştirmenler, özellikle AUKUS bağlamında, Birleşik Krallık’ın rolünü “imparatorluk nostaljisinin devamı” olarak görmüş ve bunun bölgedeki gerçek tehditlerden dikkat dağıttığını savunmuştur. Bu tür görüşler, eski dominyon ve kolonilerin artık Britanya liderliğini sorgusuz kabul etmediğini göstermektedir.
Ayrıca sömürge geçmişine dair hatıralar birçok ülke için hâlâ hassastır; bu nedenle Birleşik Krallık’ın imparatorluk benzeri bir tutum sergilemesi direnç ve tepki doğurabilir. Modern dünya, tek taraflı etki yerine çok taraflılık ve ortaklık gerektirmektedir. Geçmiş ihtişamın belirsiz imgelerine dayanan bir dış politika doktrininin etkinliği, devletin değişen dünyada kendi kapasitesini doğru değerlendirme yeteneğiyle sınırlıdır.
Sonuç olarak, 21. yüzyılda Birleşik Krallık’ın “imparatorluk arzuları”, doğrudan toprak genişletme isteğinden ziyade, “Küresel Britanya” kavramı üzerinden küresel etkiyi sürdürme ve artırma çabasında kendini göstermektedir. Bu strateji, Brexit sonrası yeni bir kimlik oluşturmayı hedeflese de, ülkenin karmaşık ve zengin imparatorluk geçmişinin izlerini kaçınılmaz olarak taşımaktadır.
Uzmanlar, “Küresel Britanya”nın gerçekçi bir strateji mi yoksa nostaljik bir hayal mi olduğu konusunda görüş ayrılığı yaşamaktadır. Fabio Petito ve Oscar Rotundo gibi isimler, bunun artık mümkün olmayan emperyal gelenekleri canlandırma girişimi olduğu görüşündedir.