Найти в Дзене
Masal Alemi

UÇAN HALI | Yenilikçi Bir Masal

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanların birinde çok uzak diyarlarda bir ülke varmış. Bugün sizlere bu ülkede keşfedilen garip bir araç hakkında ibretli bir masal anlatacağız. Masalımızın kahramanları iki kardeş olan Deka ve Teva. Biri mucit diğeri yenilikçi olan bu kardeşlerin hikayesini dinlemeye başlayalım. Bu masalda anlattığımız bütün olaylar ve kişiler hayal ürünüdür ancak bu masalda yer alan tüm gerçek olan kişi ve olayların haricinde. Sözün başında deriz sürçü lisan edersek affola. Rahmetli babam çok nadirde olsa bize masal anlatırdı ve her masala başlamadan önce bir tekerleme okurdu. Bizde adete uyarak böyle başlayalım: Ben bir garip adam idim. Çıktım yola bebek iken Az gittim uz gittim Dere tepe düz gittim Üç yüz yaşına geldim Vardım acip bir diyara Duydum pazar kurulmuş Vurdum karıncaya palanı, Sardım seksen çuval soğanı, Çıktım yola, ulaştım pazara. Buldum bir köşe, başladım işe. Soğan, sarımsak satarken, Bir adam gördüm uçuyor Altında sihirli halı kaçıyor Gözlerim bakarken

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanların birinde çok uzak diyarlarda bir ülke varmış. Bugün sizlere bu ülkede keşfedilen garip bir araç hakkında ibretli bir masal anlatacağız. Masalımızın kahramanları iki kardeş olan Deka ve Teva. Biri mucit diğeri yenilikçi olan bu kardeşlerin hikayesini dinlemeye başlayalım. Bu masalda anlattığımız bütün olaylar ve kişiler hayal ürünüdür ancak bu masalda yer alan tüm gerçek olan kişi ve olayların haricinde.

Sözün başında deriz sürçü lisan edersek affola. Rahmetli babam çok nadirde olsa bize masal anlatırdı ve her masala başlamadan önce bir tekerleme okurdu. Bizde adete uyarak böyle başlayalım:

Ben bir garip adam idim.

Çıktım yola bebek iken

Az gittim uz gittim

Dere tepe düz gittim

Üç yüz yaşına geldim

Vardım acip bir diyara

Duydum pazar kurulmuş

Vurdum karıncaya palanı,

Sardım seksen çuval soğanı,

Çıktım yola, ulaştım pazara.

Buldum bir köşe, başladım işe.

Soğan, sarımsak satarken,

Bir adam gördüm uçuyor

Altında sihirli halı kaçıyor

Gözlerim bakarken oldu faltaşı

Sordum adama ne bu hal_

Başladı halini anlatmaya

Masaldır dediklerimin adı,

Dinlemekle çıkar bunun tadı.

Evvel zaman içinde çok çok eski zamanların birinde, uzaktan uzak bir diyar varmış. Dağların arasında gizlenmiş olan bu ülkenin toprakları bereketli, insanları çalışkan imiş. Anlatılanlara göre buraları bir zamanlar deniz imiş. Çok eski devirlerde denizde meydana gelen büyük depremler ve patlamalardan sonra deniz altında yer yarılmış ve buradan çeşit çeşit madenler fışkırmış. Uzun uzun devirlerden sonra denizin suyu çekilmiş ve bu bereketli topraklar oluşmuş.

Asırlardan asırlar geçmiş ve buraları üzerindeki kıymetli madenler ve yağmurlar ve ile yemyeşil bir hal almış. Her tarafta bereketli topraklar ve bol bol akan nehirler varmış. Bir gün bu diyara insanlar gelmiş ve güzel bir hayat kurmuşlar. Bu ülkede çiftçiler toprakları ekerler, tüccarlar her tarafa mal satarlar, alimler yeni icatlar bulmak için çalışırlarmış. Bu alimlerden en meşhurları arasında iki kardeşte varmış. Bu kardeşlerden Deka insanların karşılaştığı sorunları çözmek için çalışır Teva ise daha önce duyulmamış yeni şeyler bulmak için uğraşırmış.

Bunların şehrin yüksek bir tepesinde bulunan, büyükçe bir arazide, evleri var imiş. Burada hem yaşarlar hem de çalışırlarmış. Kütüphanelerinde çeşitli ilimlere dair çok sayıda kitapları var imiş. Bu kitapların bir kısmı onların zamanında yazılmış bir kısmı ise geçmiş uygarlıklara ait eski el yazması kitaplar imiş.

Bir gün Deka eski bir kitapta bir bilgi görmüş ve kardeşi Teva’yı heyecanla yanına çağırmış. Kitapta şöyle yazıyormuş:

- “Herkim ki Karadağ’ın en yüksek tepesinde, büyük şelalenin yanındaki geniş ovada, güneş altında parıl parıl parıldayan adına Litka denilen taşın gücünden istifade eder ise, onlar uçarlar.”

İki kardeş bu sözün anlamını çok merak etmişler ve kitapta yazılan taşı arayıp bulmaya karar vermişler. Kitapta yazılan dağ ülkenin en yüksek dağı olup şehirden çok uzakta ve sarp kayalıklarla kaplı olan bir yer imiş.

………………….

Karadağ’a tırmanmak için hazırlıklara başlamışlar, gerekli alet ve yiyecekleri temin etmişler. Bir sabah atlarına eşyalarını yüklemişler ve yola çıkmışlar. Günlerce yol almışlar. Derelerden tepelerden aşmışlar. Haftalar sonra ellerindeki haritaya göre kitapta tarif edilen dağa varmışlar. Dağın üzerinde birçok tepe varmış ve onlara ulaşmak oldukça zormuş çünkü yollar genellikle sarp kayalıkların arasından geçiyormuş.

Güçlükle yol alarak yanında büyük şelale olan tepeyi aramaya başlamışlar. Ve bir gün bir tepeyi döndükleri sırada büyük bir uğultu duymuşlar ve bunun şelalenin sesi olduğunu anlamışlar. Büyük bir heyecanla yola devam etmişler ve nitekim kayaların arasından geçen yolun sonuna vardıklarında, gördükleri karşısında hayretten hayrete düşmüşler. Yüzlerce metre yükseklikten sanki bir deniz gibi dökülen şelaleyi görmüşler.

Sular neredeyse gökyüzünden dökülüyor gibiymiş. Büyük bir uğultuyla akan sular, korkunç bir gürültüyle yere düşüyor ve kocaman bir nehir olarak, güneşin altın ışıkları altında parlayan, yemyeşil ovada, sakince yoluna devam ediyormuş.

Bunu gören İki kardeş sevinçten birbirine sarılıyor ve bağırıyorlardı. Bir müddet dinlenmeye karar verdiler. Ve nehir kıyısında büyük bir ağacın altında güzel bir uykuya daldılar. Uyandıklarında ilk akıllarına gelen şey tabii ki sihirli bir güce sahip olan taşı bulmaktı. Fakat bu taşın ne rengini ne de nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlardı. Onu nasıl tanıyacaklardı? Kafalarında birçok soru ile yola çıktılar ve nehrin kenarından yürümeye karar verdiler. Bütün gün yürüdüler ama kitapta yazılan taşa benzer bir şeye rastlayamadılar. Hava kararmaya başlayınca geceyi geçirmek için güvenli bir yer buldular ve atlarına bolca ot kesip kendileri de yemeklerini yiyerek istirahat etmeye çekildiler.

Artık gece olmuş ve hava kararmıştı. Uyumak için yatmışlar ama gökteki yıldızlar onları büyülemişti sanki. Bütün göğü kaplayan rengarenk yıldızlar sanki lambalar gibi her yeri aydınlatmışlardı. Gökten gelen bu ışıklar arasında bulundukları yerden biraz uzakta yerden göğe doğru yeşil-mavi renkli bir ışığında yükseldiğini gördüler. Bunun ne olduğunu çok merak etseler de gece yolculuk tehlikeli olabilirdi. İki kardeş yatmaya ve sabah ilk iş olarak yerini tespit ettikleri ışığı görmeye gitmek için karar verdiler.

Deka ve Teva güneşin ilk ışıklarıyla uyandılar. Her yer neşe içindeydi. Kuşlar cıvıldaşıyor, Kelebekler uçuşuyor, Hafif bir rüzgâr tüm bitkileri ve ağaçları ahenkle sallıyordu.

Hemen yola düştüler. Gece gördükleri yer tahminlerinden daha uzak çıkmıştı. Vardıkları yer kayalık bir araziydi. Birçok farklı renklerde birçok değişik çeşitte kayalar vardı. Hepsi güneşin altında, büyük bir arazide yayılmış farklı renklerdeki çiçekler gibiydi.

Bütün kayaları incelemeye başladılar ama gece gördükleri ışığın hangisinden çıktığını bulamadılar. Bunu üzerine orada kalmaya karar verdiler. Böylece bir gece önce gördükleri yine tekrarlanırsa ışığın hangi kayadan geldiğini bulabilirlerdi.

Bir müddet sonra güneş, ağır ağır eteklerini toplayan asil bir prenses edasıyla ışıklarını azaltmaya başladı, Güneş dağın arkasında kaybolmasıyla başlayan gecede, sanki rengârenk ışıklarıyla parıldayan misafirlerini davet ediyordu. Gökyüzünde yıldızlar, yeryüzünde ise renkli kayalar etrafı bir karnaval ışıltısına döndürmekte idiler.

Deka ile Teva büyük bir merakla kayaları incelemeye başladılar. Neredeyse orada bulunan bütün kayalardan farklı miktarda ışık gökyüzüne yayılıyordu. Kiminden az kiminden daha fazla. Ama bir tanesi çok farklıydı. Bu onların önceki gece gördükleri ve ışığı çok uzaklardan fark edilen kaya idi ve onu hemen işaretlediler.

Sabah olunca güneş ışıkları altında kayalardan çıkan herhangi bir ışık görünmüyordu. İlk iş olarak yanlarındaki atın taşıyabileceği en büyük kaya parçasını buldular ve iki parça kayayı atın iki yanında bulunan heybelerine dikkatlice yüklediler. Atın taşıdığı yiyecek yatacak şeyler gibi diğer eşyaları da aralarında bölüşerek yola çıktılar.

Dönüşleri yolu bilmelerine rağmen daha uzun sürmüştü. Çünkü oldukça ağır iki kaya parçasını yanlarında getiriyorlardı. Günlerce kimi zaman sıcakta kimi zaman soğukta yürüdüler ve en nihayetinde şehre vardılar. Kardeşler şehre gece girmeye karar verdiler çünkü yüklerini kimsenin görmesini istemiyorlardı. Gece olunca uykuya dalmış olan şehrin sokaklarında sessizce ilerlediler ve evlerine vardırlar. Deka ve Teva çok yorulmuşlardı. Yüklerini indirip, atı yemledikten sonra onlarda uykuya daldılar.

……………….

Güneş taş binaların arasında dolaşıyor, usulca yayılarak sokakları aydınlatıyordu. Evlerden sesler gelmeye başlamış, insanlar işlerine gitmek için hazırlanıyordu. Şehir her zamanki gibi bir güne uyanmıştı. Tüccarlar dükkanlarını açıyorlar, pazarda müşteriler tek tük görünüyordu. Arkalarında ticaret malları yüklenmiş kervanlar şehrin sokaklarında dolaşıyorlardı. Develerin yükleri ağır ve değerliydi. Atlar ve atlı arabalarda yük ve yolcu taşımak için kullanılan araçlardı.

İki kardeş sabah büyük bir heyecanla uykularından kalkmışlardı. Eski bir kitapta yazılı sihirli taşı bulmaya gitmişler ve bulmuşlardı. Evet büyük bir maceradan sonra taşı getirmişlerdi şimdi önlerinde çözmeleri gereken yeni bir problem vardı. Kitapta:

“Her kim ki Karadağ’ın en yüksek tepesinde, büyük şelalenin yanındaki geniş ovada, güneş altında parıl parıl parıldayan, adına Litka denilen taşın gücünden istifade eder, onlar uçarlar” yazıyordu.

Peki bu taşın nasıl bir gücü vardı ve taşın gücünü kullananlar için “onlar uçarlar” kelimesinin manası neydi? Taş uçuyor muydu? Ya da taşı nasıl kullanmak gerekiyordu ki onları uçurabilsin? İki kardeş hem düşünüyorlar hem de kitaplardan bu soruların cevaplarını bulmaya çalışıyorlardı.

İki kardeşin farklı özellikleri vardı. Deka, çok etkileyici bir mucitti. İnsanların işlerini kolaylaştıran birçok yeni aletler icat etmişti. O insanların kendisine getirdikleri problemleri çözmekten hoşlanıyordu. Deka başkalarının yaşadığı ve kendisine etraflı bir şekilde anlattıkları problemlere parlak çözümler üretiyordu. Doğru soruları sormaktan çok doğru çözümleri bulmakta ustaydı.

Teva ise kardeşinden farklıydı. O bugünün problemlerinden çok, gelecek zamanlar için çığır açacak yenilikler icat etmek ve onlarla dünyayı ve insanları değiştirmek istiyordu. Onun için bir icadın bugün hangi problemleri verimli ve ekonomik olarak çözebileceğinden çok, geleceği nasıl etkileyeceği ve dünyanın daha rahat bir yer olması için bir şeyleri değiştirmesi önemliydi.

Buldukları sihirli kaya parçası ikisi içinde büyük umutlar vaat ediyordu. Kitaptaki “onlar uçarlar” sözü üzerine yoğunlaştılar. Günlerce kaya parçasını izlediler. Nasıl davranıyor? Ne kadar ışık veriyor? Üzerine konulan cisimlere bir etki yapıyor mu? Ve daha birçok soruya günlerce cevap aradılar.

Kayalar atın sırtına yükleyebildikleri en büyük ölçüdeydi. Dağdan yaklaşık fıçı büyüklüğünde iki kaya parçası getirebilmişler ve evlerinin avlusuna koymuşlardı. Hava tamamen karardıktan sonra bunların üzerini kalın örtülerle örtüyorlardı. Çünkü kayalar geceleri oldukça fazla ışık veriyorlardı. Eğer onları örtmeseler bu ışıkların şehir halkının dikkatini çekmemesi mümkün değildi. Bütün gece boyunca kalın örtülerin altında ışıkların gücü sabaha doğru azalıyordu. Kayalar sanki gün boyunca iyice beslenen ve sonra gece boyunca koşan ve sabaha doğru yorulan koşucular gibiydi.

Yine böyle bir gecenin sabahında Deka uyanır uyanmaz kayaların yanına gelmişti. Sabaha karşı çıkan kuvvetli rüzgâr örtülerin çoğunu bahçenin sağına soluna dağıtmıştı. Deka birazda sevinmişti. Ya rüzgâr gece en karanlık zamanda çıksaydı ve kayaların üzerindeki örtüler açılıp ışıkları bütün şehir görseydi ne olurdu? Sabaha doğru kayaların gücü tükendiği için ışıkları zaten azalmıştı. Hava henüz tam ağarmamıştı. Ve güneşin, şehrin sırtını yasladığı büyük dağın arkasından ortaya çıkmak için usul usul geldiği cılız ışıklardan belli oluyordu.

Aceleyle kayaların yanına doru yaklaştı Deka. Birden gözlerini fal taşı gibi açtı. Gördüğü şey karşısında bağırmamak için kendisini zor tutuyordu. Heyecanla kayaya yaklaştı ve gördüğü şeyden emin olmaya çalıştı. Evet yanlış görmüyordu. Rüzgârla kayaların üstündeki kalın örtüler uçmuş ama küçük bir eski halı parçasının bir kenarı kaya üzerindeki çatlaklardan birisine takılmıştı ve rüzgâr bu sebeple onu uçuramamıştı.

Deka’yı hayrete salan şey ise küçük halı parçasının bir ucu kayada takılı olsa da diğer kısımlarının kayanın yüzeyinden üç-beş santimetre yükseklikte olmasıydı. Deka gözlerine inanamadı. Acaba rüzgâr esmeye devam ediyor da halı parçası onun için mi havadaydı? Etrafına baktı, hayır, ağaçların dallarında en ufak bir kıpırdanış yoktu. Gece haşmetle esen rüzgâr sabahın ilk ışıklarıyla sakinlemiş ve şehri terk edip gitmişti.

Deka merakla halı parçasını seyretmeye başladı. Bu arada kardeşi Teva’da gelmiş ve oda hayretler içerisinde şimdiye kadar hiç görmedikleri bu olayı seyrediyorlardı. Bir müddet halı parçasını szledler, Sonunda halı parçası aynı koşmaktan yorulan koşucu gibi yavaş yavaş gücünü tüketerek kayanın yüzeyine indi.

Deka ve Teva bu olayı birçok defa geceden başlayarak sabaha kadar izlediler. Artık bir şeyden emindiler. Bu sihirli kaya, gündüz güneş altında iken bir insan gibi besleniyor ve güneşin batışıyla sanki koşmaya başlayan koşucu misali bunu dışarı veriyor ve etrafı yeşil-mavi bir renkte aydınlatıyordu. Eğer gece boyunca gücünü dışarıya verirken üzerine bir şey konuyorsa, kayanın gücü ona geçiyor ve bunlarda bir miktar havaya kalkıyordu.

Deka ile Teva bu gücü nasıl kullanabileceklerini araştırmaya başladılar. Kitapta “onlar uçarlar” diyordu. Acaba bu gücü kullanarak nasıl uçabilirlerdi? Eski masallar da uçan halılar vardı ama onlar hayallerde idi.

Deka taşın üzerine faklı türde kumaşlar koyarak denemeler yaptı. Bazı kumaşlar hiç yerden kalkmıyor bazıları ise çok az kalkıyordu. En iyi neticeyi saf ipekten yapılmış kumaş parçası ile almışlardı. İpek kumaş bile iki-üç santimetre kalkıyor ve çok kısa bir süre beş-on dakika arasında havada kalabiliyordu.

Deka bu arada hiç beklemediği bir şekilde bir şey daha keşfetti. Bir gün gecenin sabaha doğru ilk zamanlarında taşın üzerindeki küçük ipek halı parçasını yere düşürdü. Yerdeki halı parçasını almak isterken onun üzerine basmıştı. Ve ayaklarının altındaki halının hareket ettiğini kendisini de havaya kaldırdığını gördü. Bu bambaşka bir keşifti ve çok harikulade bir şeydi. Aynı zamanda daha da ilginç olan şey ayaklarını oynattığı yöne doğru halının hareket etmesiydi. Bir anda bulduğu şey karşısında çok şaşırdı. Kayadan depoladığı güç ile halı kendisini hem yerden kaldırmış hem de ayakları ile onu hareket ettirebilmişti. Fakat halı üzerindeki bu yolculuğu mesafe ve zaman açısından kısa sürmüştü.

Deka bu yaşadıklarını hemen Teva’ya anlattı. Teva duyduklarına inanamıyordu. Teva’nın yenilikçi ruhu harekete geçmişti. Sezgileri bu buluşun dünyayı değiştirebileceğini söylüyordu. Atların çekmediği ve uçarak giden araçlar. Teva böyle bir yeniliğin yolları, ticareti, ulaşımı ve şehirleri nasıl değiştirebileceğini düşünüyordu.

Teva heyecanla dünyayı nasıl değiştireceğini düşünürken Deka ise ipek gibi pahalı ve bulunması zor bir kumaş ile nasıl bir halı yapabileceğini, aynı zamanda bu halının kayanın gücünü nasıl daha çok depo edebileceğini düşünüyordu. Günler süren çalışmalardan sonra Deka şöyle bir çözüm buldu. Kayadan aldığı bir parçayı toz haline gelinceye kadar ufaladı. Sonra ipek iplikler ile bu toz parçalarını bir arada yapıştırıcı bir karışım içinde günlerce bekletti. Deka ipek ipliklerin sihirli taşın tozlarını iyice içlerine aldıklarından emin oluncaya kadar bekledi. Sonra bu ipliklerden ancak bir insanın ayakta durabileceği büyüklükte bir halı parçası dokudu.

Nihayet sihirli taşın tozlarıyla yüklü ipek ipliğinden üretilmiş halı parçasını kayanın gücünü alması için kayanın üstüne bıraktılar. Bütün gün duran halı parçası acaba nasıl davranacaktı? Deka dikkatle halının üzerine çıktı. Evet halı yukarıya doğru kalkıyordu. Deka halının üzerinde dengesini sağlamakta ilk başlarda oldukça zorlandı. Ama bir süre sonra alıştı. Aynı zamanda ayaklarıyla halıyı hareket ettirmeyi de öğrenmişti. Teva sevincinden yerinde duramıyordu.

Yepyeni bir icat ve daha önce görülmemiş bir güç ile havaya kalkıyor ve hareket edebiliyorlardı. Bu müthiş bir buluştu. Artık atlara, develere ve atlı arabalara ihtiyaçları kalmayacaktı. Halıların üzerinde istedikleri yere gidebileceklerdi.

Ama tabii ki her şey bu kadar kolay değildi. Deka önlerinde bazı problemler olduğunu görüyordu: Bunlar şunlardı;

· İpek çok pahalı idi ve büyük halılar yapmak çok yüksek fiyatlara mal olacaktı.

· Daha uzun yol gidebilmek için Taşın gücünü daha çok depolamak gerekiyordu. Ya halıyı büyütecekler ki bu fiyatı arttırıyordu ya da yeni depolama usulleri bulacaklardı.

· Halı yerden çok az yükselebiliyordu ki bu da gideceği yolların gayet düz olmasını gerektiriyordu. Halıyı daha çok işte kullanabilmek için ya yolları dümdüz yapmalılar ya da halıyı daha yukarıya kaldırmaları gerekiyordu.

Teva ise bunların hiç problem olmadığını böyle bir yeniliği gören insanların bunun faydalarını hemen anlayacaklarını ve gerekirse şehirleri buna göre yapacaklarına inanıyordu. Ona göre insanlar akıllıydı ve bu problemlerin hepsi kendiliğinden hallolacaktı.

…………………………

Deka ile Teva çalışmalarına devam etmişler ve yerden beş cm kadar yukarı kalkabilen ve yaklaşık yarım saat kadar bir insanın koşması hızında hareket edebilen bir halı üretmişlerdi. Kaya tozu ile bulanmış ipekten yapılan halının, bu gücü depolamak için kayanın üzerinde yaklaşık 10 saat durması gerekiyordu.

İki kardeş bu icada ne isim vereceklerini düşündüler. Birçok isim geldi akıllarına. Uçan Halı, Ayaksız Koşucu, Uçan Koşucu ve daha birçok isim. En sonunda “Uçan Koşucu” da karar kıldılar ve kısaca “Uç-Kon” dediler.

Deka Uç-Kon’nun özelliklerini geliştirmeye çalışırken Teva onu hemen dünyaya tanıtmak ve satmak istiyordu. Bunun için faklı konularda uzmanlar ve ustalar bulup onlara danışmaya karar verdiler.

İlk gittikleri isim şehrin önemli tüccarlarından Cin Ali idi. Cin Ali gördüklerinden çok etkilenmişti. Atsız ve arabasız uçarak giden bir nakil ve taşıma aracı onun çok işine yarayabilirdi. Ama yaptıkları işi düşününce aklına bazı sorular geldi ve bunları Deka ile Teva’ya sordu:

· Yüklerini nereye koyacaklardı?

· Pazara gittiklerinde halıyı nereye bırakacaklar ya da nereye bağlayacaklardı?

· Şimdilik kısa mesafe gidebilen bir aracın uçması onlara ne kazandıracaktı?

· Bir attan daha fazla yük taşıyabilecek miydi? Ya da bir insanın yürüdüğü mesafeden ne kadar uzağa gidebilecekti?

· Uzak yerlere gidildiği zaman yeniden güç depolaması nasıl olacaktı?

· Bir de bu kadar pahalı bir aracı nasıl alacaklardı? Onun yerine beş at ya da iki, üç deve almak daha karlı değil miydi?

İki kardeş Cin Ali’nin soruları karşısında şaşırmışlardı. Oradan çıkıp başka bir tüccarın yanına gittiler. Tüccar Rako, pazara uzak ülkelerden mal getiren, işleri çok büyük birisiydi. Rako gördüğü şeyden çok etkilenmişti. Müthiş bir icat olduğunu söylüyordu. Ama oda Cin Ali gibi aynı soruları soruyor ve şöyle diyordu: Üç-Kon’un üzerine bindiğimde harika duygular hissettim. Ayaklarım yerden kesilmiş ve havada gidebiliyordum. Zannediyorum Deva ve Teka’da buna vurulmuşlardı. İlk aklıma gelen “vay canına” demekti. Ama bunu işlerimde nasıl kullanabileceğimi düşününce birden durakaldım. İki ayağı ya da atı olan insanlar için faydası çok azdı ve bunu çok pahalıya yapıyordu.”

Pazardaki tüccarlardan beklediklerini bulamayan Deka ve Teva saraya ve ülkenin zenginlerine ilginç aletler, saatler ve hediyeler yapan Yeka Ustayı ziyaret etmeye karar verdiler. Yeka Usta Uç-Kon’u kullandıktan sonra bunun bu şartlarda zenginler için bir eğlence aracı ya da farklı ve pahalı bir hediye olarak kullanılabileceğini söyledi.

Evet, Deka ve Teva yaşadıkları zaman için çok büyük değişiklik getirebilecek fevkalade bir aracı icat etmeye muvaffak olmuşlardı. Doğadaki gizlenmiş güçlerden bir tanesini keşfetmişler ve onu en azından şimdilik bir miktar havaya kalkabilen ve kısa bir sürede olsa bir insanı taşıyabilen bir araca dönüştürmüşlerdi. Belki kendi zamanlarındaki şartlarda şehirlerde kullanımı zordu ve pahalıydı. İnsanlar arasında kolaylıkla kullanılabilecek hale gelmesi yıllar sürecekti. Belki de kayadaki gücü farklı biçimlerde depolamayı keşfedecekler ve çok başka şekillerde kullanmayı öğreneceklerdi. Evet küçük bir alanda depolanmış güç ile belki de insanlar gelecekte çok farklı aletler yapacaklardı.

Bugünlük masalımız burada bitiyor. Evet masalımızın buraya kadar olan kısmından hisse çıkarmamız gerekirse belki de şunları söylemek mümkün olacaktır:

- Henüz keşfedilecek çok şeyler var. Aramaya devam etmeliyiz.

- Yenilikler insanların ihtiyaçlarına göre değer kazanabiliyor. Yani ürünler değil müşteriler değer oluşturur.

- İcat etmek ile yeniliğin uygulanması farklı uzmanlıklar gerektirmektedir. Deka iyi bir problem çözücüydü Teva ise farklı sorular ile yenilik peşinde idi.

- Tecrübe tek başına yeterli olamayabilir. Farklı alanlardaki tecrübelere müracaat etmek gerekir. Deka icatçı, Teva yenilikçi idi ama Uç-Kon herkesin kullanabileceği bir ürün olamadı, en azından onların zamanında.

Başka bir masalda buluşmak ümidi ve görüşlerinizi bildirmeniz dileğiyle.